19 Eylül 2012 Çarşamba

Aslında Herşeyin Ruhu Vardır...

Biliyorum bazen herşeyi düşünerek yapmayız. Bin düşünüp bir konuşmayız. Ya da farkında olmadan gereksiz tepkiler veririz bazen. Öylesine sever öylesine ayrılırız... Kimi zaman bilerek anlamsız davrandığımız da olur. Ya da öyle davranmamız gerekiyordur.
Kimilerimiz çok merhametlidir, kimilerimiz hiç hataya gelemez. Kimilerimiz çok kırılgan ama bir o kadar da unutkan, kimilerimiz kırılgan olsa da olmasa da kincidir. Kimilerimiz çok çabuk değişir, kimilerimiz ölesiye kararsızdır asla emin olamaz. Sonuçta hayat her zaman planladığımız gibi gitmediğinden hepimizin buna çözümü farklıdır. Herbirimiz insan olarak ne kadar aynıysak o kadar da farklıyızdır. Bu yüzden incitiriz aslında birbirimizi. Çünkü hepimiz kendimiz olmak durumundayız. Bu farklılıkla beraber bu aynılık unutulur bazen. Bazen farklılıklarımız da değişir zamanla. Bir gün doğru yaptığımızı düşünürüz sonra aynısının hata olduğunu... İki durumun da kesinliği yoktur oysa ki...
Bir sürü şey yaşarız. Dünyaya geldiğimiz anın bir kaç yılı tamamen başkasına aittir bütün anılarımız. Anne ve babamıza büyüklerimize... Ama sonrası hep bizimdir ve bizizdir. Kimini hatırlarız kimini hatırlamayız ama hepsi bizim parçamız olan şeyler yaparız. Birileriyle tanışırız; birilerini severiz, bağlanırız; önce dostken sonra kavga eder darılırız... Sonra unuturuz birbirimizi belki o yaşadığımızı. Ama unutsak da onun bize kattığı ya da bizden aldığı birşeyler vardır biz anlamayız. Çünkü aslında herşeyin ruhu vardır.
Evet herşeyin ruhu vardır. Mesela kelimelerin, ya da anların. Çünkü biz geçip giderken onlar hep oldukları yerde kalırlar hiç değişmeden... Ve biz her saniye başka bir anın ruhunun yaratıcılarıyızdır. Aslında hepsi bizden ayrı ama bizim parçamızdırlar. Onlar geçmişte yaşarlar biz şimdide. Ve herşey geçmişte kalır ama biz şimdiye devam ederiz.Çünkü şimdi hiç bitmez. Aslında hiç bir şey bitmez. Çünkü geçmişin ruhu vardır hiç değişmez. Kelimelerin herbirinin ruhu vardır. Sesinle canlanır.
Hiçbirimiz farketmiyoruz ama öylesine anlamsız olmak için gereğinden fazla önemli herşey. Hiç düşünmeden yaptığımız onca şey geçmişde kayıp birer ruh olup kalırlar. Oysa yaşadğımız herşeyi sevmemiz gerekir çünkü hepsinin içinde biz varızdır. Kendimizi sevmekle eşdeğerdir yaşadıklarımızı sevmek. Çünkü herbiri bizden bir parçadır. Ruhumuzdan bir parça.
Bunun bilincinde olmak gerek ki elimizde olmadan yaptığımız belki çokça hatanın farkına vardığımızda onu dengeliycek bir an yaşayalım... Çünkü mükemmel değiliz hiçbirimiz. Birgün seviyorum deriz diğer gün unuturuz. Ama aslında önemli olan yaşadıklarımıza saygı duymaktır sadece. Çünkü biz anlamsızca da yaşasak onlar anlamsız olamazlar. Çünkü kendi içlerinde yaşarlar....

Hayatın bize kattığı herşey adına anıların ruhuna saygıyla....

10 Eylül 2012 Pazartesi

Banane

Güzel bir sabah aydınlığı
 Bense perişanım yine
 Yazabilsem kimbilir neler yazardım size
Nasıl ıskalıyorum kendimi günlerin güzelliğinde
 içimde çelişen onca şeyle
Dünya dönüyormuş banane
 Ne güzelmişim ben her söylediklerinde
 Kendimde bulduğum mutsuzluk sadece
Güzellikmiş nerede kiminle
Bana kuru iftira ediyorsunuz söylediklerinizle.
Benim gördüğümse sadece
 Bir parça gençlik belkide
 Doyamayacağım hayatın ezikliği varken üstümde
 Bütün çiçekler güzelmiş banane
Madem ki sonu var sevgilerin de
 Neden bir daha bir daha seviyorum yine de
Kime sorsan enayilik bu benimki de
 Ne güvenmek var ne sevmek gelecekte
 Kararlıyım durucam bu defa bu sözümde.
 Ne yazık ki sonu var herşeyin elbette
Oysa sonsuz birşey olmalı içimde
Sığınmak için sağlam bir güverte
 Saklamak için ruhumu derinlere
 Hiç bitmeyen bişeyler olmalı ille de.
 Olmalı ki bir anlamı olsun güzelliğin de gençliğin de
 olmalı ki rahat olsun içim bunca çelişkiyle
 Ama yok yok işte ne kadar inansam bile...

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Beklemek

.........Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum.
Önce beklemekten.
Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan.
İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.

Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar,
Sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini...
Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını,
Kanunlara saygı göstermesini,
İnsanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.

Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun.
Ya o? Ya o?
İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat,
Çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor,
Saadet bekliyor yaşamaktan.

Zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık.
Aradıklarının çoğunu bulamamış,
Beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak
Göçüp gidiyor bu dünyadan.

İşte yaşamak maceramız bu.
Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak
Ve yaşayıp beklerken ölmek!.............




Bu şiirin elbette başı sonu da var ama ben bu kısmı vurgulamak istiyorum çünkü aynen katılıyorum tam benim hislerimdeymiş Ümit Yaşar Oğuzcan bu kısımda. Devamı için http://www.siirperisi.net/siir.asp?siir=785

22 Mayıs 2012 Salı

Kalbin mi söylüyor sen mi....?

Erkekler kadınlardan neden daha güçlü? Çünkü onların kadınları koruması gerekiyor. Kadınlar zarif ve naif erkeklerse güçlü bedende yaratılmış. Biri korunmaya muhtaç diğeri korumaya kabiliyetli. Bir anlamda birbirini tamamlasın diye. Ama nedense bu güç erkeklere üstünlük gibi geliyor. Gururla onuru karıştırıp kendini ispatlama eğiliminde oluyorlar. Mesela birbirleriyle dövüşüyorlar. Mesela etraftaki eşyalara saldırıyorlar. Ya da bunları da geçelim korumaları gereken bayanlara saldırıyorlar. Sanki güçlü olduklarını kanıtlamak onları daha da üstün kılıyor. Oysa kimse beden olarak bir başkasından güçlü olduğu için ya da zeka olsun bir başkasından daha zeki diye daha değerli olamaz. İnsan insandır. Ve insanı değerli kılan nitelikler bedeniyle doğrudan ilişkisi olmayan şeylerdir.Kişiliğidir, niyetidir, bakış açısıdır, insanlık vazifesi dediğimiz şeyleri yapabilip yapamadığıdır. Öfke insanların kontrolünü kaybetmesine neden olabilen bir duygudur. Fakat bunu kontrol etmek yerine o anda yapılanı bu sebepden hoşgörmek tamamen insanlık dışıdır. Öfke kendini kaybetmeye yetiyorsa o halde öfkelenmeye hakkın olamaz ya da buna engel olamıyorsan öfkelendiğinde kendini kaybetmemeyi öğrenmelisin. En basiti öfkeliyken oturuyorsan ayağa kalk ayaktaysan otur öfken hala yatışmıyorsa gidip abdest al denilir. Bunu anlatan bir hadis vardır. Sadece bunlarla bile sakinleşebilir insan. Sevgi çok büyük fedakarlık. Çünkü sevmek herşeyi affettiriyor. Öfkeyi bile. Bu hiç adil değil. Sevmek adil değil. Dönüp dönüp kafamda tekrar sarıyorum. Düşünüyorum. Peki kabul bence adil olmasa bile sevmek öfkeyi affettirebilir. Hatta biraz hırpalanma ve gözyaşını, incinen gururu yok saymaya yetebilir. Birkaç küfrü unutturur önceden ve sonradan olan bütün iyi anlar. Şüphesiz bir daha tekrar edilmeyebilir öfke. Ama ya peki o öfkeye sebep olan zihniyet ne olacak? Kıskanmakla öfkelenmek aynı şey değil ki? Nasıl olup da değişecek o zihniyet? Nasıl oluyor da o zihniyette birini sevebiliyorsun? Yok hayır seviyorsun ve sevmeye devam ediyorsun. Aslında olan şey sevmek de değil. Karşındakine seni mutsuz etsin diye izin vermek. Ya da belki de ben anlamıyorumdur. Sevgi en iğrenç zihniyete bile göz yumar mı? Kötü birini sevebilir insan elbette. Ama anlamıyorum sana karşı kötü olan birini nasıl sevebilirsin? Hayır umursanmamak felan değil bu kötülük çok daha fazlası. Aslında kalp hep doğru olanı görür. Ama zihnin bunu algılaması uzun sürdüğünden acı çekiyor insan. Çünkü zihin kalbi etkiler. Sen hep severim sanıyorsun buna inanıyorsun ve kalp de sen ne dersen onu yapıyor işte. Kim zamana bırakmayı bilebildi şu kalbi ki ? Haklısın. Ama er geç öğrenirsin. Çünkü bazen bela geliyorum der. Hani " kaza geliyorum demez" derler ya. İşte böyle hallerde bu böyle değildir. Çökecek binanın önceden duvarlarında oluşan çatlaklar gibidir. Sen görmezden gelsen de o kazanın habercisidir.

18 Mayıs 2012 Cuma

Tek Bedel

Tek Bedel

Sadece tek bir bedel var:
Ve bu deneyimi hayatınla ödersin
İster bir santimlik bir tuvali boya
İster bin...
Ya da arada kalan herhangi bir ebat
Bedel hep aynıdır:
Vadesi gelince verilen bir hayat
Herşeyin sonuna gelince kapatır hesabı
Ve sen ne çok tercihinin olduğunu bilerek ölürsün
Çekingen ya da cüretkar
Sınırlanmış ya da ferah.
Dinle!
Tek bedel.
Tek bir bedelle istediğin her yöne gidebilirsin
Ya da gitmezsin hiçbirine
Bedel, bir hayat:
Ya seyircisindir ya oyuncu
Oyunun ya içindesindir ya dışında
Bir hayat.
Tek bilinmezlik zamandır
Ve yoktur aslında hiçbir önemi
İster ebediyete kadar olsun ister bir dakika
Giriş bedeli hep aynıdır; bir hayat.
Araya reklam almak bir saniye kazandırmaz
Toplam bedeli düşürsen de tek bir nefes etmez
Esas belirleyici onu yaşamaktır.
Cesur ve tutkulu bir yaşamı şekillendiren güç
Tüm bedeninde;
Kalbini açarak
Kollarını açarak
Gözlerini açarak
Şekilden şekle girerek ve tuvallerin boyutunu belirleyerek
Anı yakalamak?
Yetmez!
Hayatı yakalamalısın!
Ödediğinin karşılığını al.
Onu ser
Katlarını aç
Gergince yay
Sonra geniş fırça darbeleriyle parlak renklere boya.
İnsan ya da fare
Tek şeritli ya da altı şeritli bir otoban
Gri ya da gökkuşağı gibi renkli
Tek bir nokta ol ya da tüm evren
İster bir toplu iğne başında dans et, ister yıldızları aş
Bedel hep aynı
Tek bir hayat.

Roberta R. Deen 


( Tavuk Suyuna Çorba sağlıklı ve mutlu bir yaşam için ilham ve motivasyon )


 Ne güzel söylemiş şair. Anı yakala ve o da yetmez hayatı yakala. Birgün geçip gidenin sadece zaman olmadığını farkettiğinde üzülmemek için bunu unutmamak lazım.


31 Mart 2012 Cumartesi

23'e alışmak

Oturmuş ders çalışıyordum. Sınav programımı kontrol edeyim dedim. Sonra da amacımdan sapıp kaytarmaya başladım. Twitter'da gündem 1 nisan olmuş. Gece yarısından beri durumun farkındayım. Ancak bir başka başlık tomorrow is april diyordu. Hani nisana bayağı vurgu yapmış. Farkettim ki doğum günüm yaklaşmış.Bu hafta yirmi üç yaşında olacağım. Yirmiden sonra yaşıma dikkat etmeyi bırakmıştım. Şu an da dehşete kapıldım. Saymaya başladım kaç yaşındayım diye. 23 olmuşum.Büyümenin sandığım gibi olmadığını keşfedeli 6 yıl olmuş. Doğum günlerinden nefret ediyorum. Ama artık 23'e alışmalıyım. Çünkü gerçekten düşününce daha bunun 25i var 27si var... Yani aslında 23 demek 20li tüm yaşlara alışmak demek. bu 23ün bir güzel anlamı olsa çok iyi olur. Çünkü gerçekten ihtiyacım var.Ama bu çok ani oldu ya. Sadece 6 günüm var.23'e alışmak için çok kısa bir zaman. 
Yaşlanmak. Yaşlanmak yaşının çoğalması bedenin eskimesi demek. Önceleri doğumgünleri büyümek oluyordu şimdi yaşlanmak oluyor.Yaşlanma evresinden sonra da ölüme yaklaşma olarak sayılmaya başlanıyor. Yaşlanmak eskimek demek eskimek tükenmek... Bu bedenin eskimesi de ona sahip olup kullanmamızın bedeli. Hiçbir şey karşılıksız kalmıyor. Ama doğum günleri genelde özel hissetmek için beklentiye girmek olarak gelişiyor.
 Kimse doğum gününde ciddi ciddi oturup bu yazdıklarımı düşünmüyor. Halbuki ömrümün kısalığını yüzüme vurur gibi benim için doğum günü. Esasen o gün depresif olmamak için ben de özel hissetme girişimlerinde bulunuyorum. Hatırlanmak ne sebeple olursa olsun güzel sonuçta... Ama sonuçta o gün benim için özel bir gün başkaları için değil. Belki de o gün onun için hiçbir anlam ifade etmediği halde bana özel hissettirmek isteyen arkadaşlarım olacak.Ama ben doğum günüm yüzünden özel hissetmek istemiyorum gerçekten özel olduğum için özel hissetmek istiyorum. Birisi için özel olmuşsam o kişi bunu böyle hissettiği o kısa anlarda bana hissettirsin istiyorum. Mesela annemle babam için her zaman özelim. Bunu bana her zaman hissettriseler ne güzel olurdu. Ya da bana göre biriyle olmaktan mutluysam o sırada o kişi benim için özeldir. O zaman bunu da ona hissettirme gayretinde olurum. Ya da benim için her daim özel olan biri varsa bunu ara sıra benim için özel kaldığını hatırlatan birşeyler yaparım. Bana da böyle yapsalar ya. Aslında doğum günü kutlamaları bütün bu anlardan tek bir kere de kaytarmak oluyor. Çok gıcık bir durum.Yılda bir gün özel biri gibi davranılmak istemiyorum gerçekten özel olmak istiyorum. Bu yüzden doğum gününü icat eden herkimse yani onu allah bildiği gibi yapsın... Doğum gününün tek güzel yanı pasta yemek. Gidip kendime çilekli pasta yaptırıcam. Şöyle en güzelinden.... O gece dondurma yerim bi de bir iki kilo çilek. Hayalim bu işte...

6 Mart 2012 Salı

Bana ve Herkese : Farkındayım

Sevmeyi en duru haliyle yaşadığım zamanları özlüyorum bazen. Belki de her zaman... Bugünlerde yüzüme inen mecazi tokatları yadırgamadan geçemez oldum. Oysa o zamanlar herşey daha basit gelirdi. Şimdi ne olursa olsun sevebilmek, beraberinde karşılıksız ve sonsuz sadakat ve güven duymak neredeyse imkansız gibi. Bir zaman güveni çıkarttık işin içinden. Şüphesiz sevmenin en büyük riskiydi güven. Ama bu sevmenin ömrünü kısalttı. Belki de güvenmemek sevgini sınırlamaktı. Sevmek en büyük fedakarlıktı. Zamanla bu fedakarlık ahmaklık olmaya başladı. Ve bu ahmaklık taşınması zor bir hal aldı; kendi kişiliğine yağtığın en büyük zulüm olarak karşına dikildi. Güvenmeyerek biraz azaltabildik belki ama gel-geç sevgiler daha da yürek eskitti. Şimdi bakıyorum neden böyle diye... Eğer insanlarla aramda bir sorun varsa bunun kaynağı önce kendimimdir. İlk kaynaktan başladım incelemeye. Ama daha başlarında bir sürü cevapsız soru vardı. Çünkü insan kendini adilce yargılayamaz sonuçta... Yargılasa bile bu doğru olamaz. Bilemeyeceğin apaçık şey diğer insanlara nasıl göründüğündür. Elbette kimse mükemmel değil. O halde herkes benim gibi olmalı diyemem yine de. Bütün bu düşünceler içerisinde anlamadığım bir gerçek de şuydu: Evet ben hatalıyım. Elbette hatalı olmalıyım. Ama hatalı olduğumu söylemek her zaman karşımdaki insan için neden bu kadar kolay? Onun yerine hatamın ne olduğunu bulup daha doğrusu bunun tam olarak ne olduğuna karar verip düzeltmeme yardım eden hiçkimse neden yok? Oysa kendimle ilgili ne söylesem yalan olacak tabi ama benim en büyük isteğim her zaman önce kendimi düzeltmek oldu. Hatam olduğu söylenilen şeyi hiçbir zaman es geçmedim. Mutlaka düzeltmeye çalıştım. Her zaman vazgeçmeden daha iyi nasıl olabilirim düşüncesinde idim. Bu yüzden yanlış ve başkasına haksızlık olduğunu düşündüğüm her huyum ve her düşüncemden vazgeçmeye çalıştım. Ne kadar yapabildim bilmiyorum ama buna gerçekten çalıştım ve hep çalışacağım. Ama nedense insanların gördüğü sadece hatalarım, belki de zaaflarım ve diğer şeyler... İltifat etmek bu kadar zorken hakaret etmek neden bu kadar kolay??? Bu ben de insan olduğuma göre hem kendime hem herkese yönelmiş bir soru? Çoğu zaman da sorduğum her soru böyle... Binlerce düşünce var kafamda. Her defasında aynı sebeplerden kırılmanın önüne geçemediğim bir kızgınlık??? İşte beni öfkeli ve huysuz yapan şey... Bazen herşeyi aşamadığım çok oluyor. Ama bu zaman geçtikçe daha da arttı. Keşke yapabilip mükemmel olabilseydim. Ama mümkün değil. Bu yüzden sevmekten vazgeçmek en doğrusuydu. Hep bu kanıya varmıştım. Bir gün başarabilirsem bunu yapacaktım. Herkesten izole ve kimseyi sevmeksizin yaşayacaktım. Bugün benden yaşça büyük birinden basit bir konu yüzünden terslendim. Ben özür dilenmesi gereken olmadığım halde özür diledim.Çünkü bu rahatsızlığa vesile olduğumu düşünüyordum. Ve bu gerçekten içten bir özürdü. Ama büyük bir insafsızlıkla reddedildim. Diyalog aynen şu şekildeydi: " Afedersiniz ( utangaç mahçup bir üslup ) " karşılık olarak " Affetmem ( gayet yüksek sesle ve kabaca , sinirli bir üslup)". Böyle birşeyi düşünmeden edemiyorum. Nasıl bir yaşam nasıl bir tecrübe, nasıl bir kişilik bu kadar katı ve cani olabir? Çünkü af dileyen birini reddetmenin ötesinde aşağılamak için nasıl bir sebep olabilirdi? İlerde böyle biri olmaktan korktuğum için sevmemekten yana değilim artık. Farkındayım; Birinin kusurlarını görmek güzel yanlarını görmekten daha kolay özellikle de onu sevmediğinde; Her zaman sadece kendinin haklı olduğunu düşünmek daha kolay özelliklede aslında tek hatalı kendin olduğunda; Konuşmak hep çok kolay ama dinlemek zor, özellikle konuşulan konunun bir parçası olduğunda; Vazgeçmek daha kolay sevmenin yanında, sevilmek daha zor nefret edilmenin yanında; Her zaman suçlu aramak sorunu çözmekten daha kolay bir sorunla karşılaştığında; Bir kalbi kırmak kazanmaktan daha kolay özellikle bencil olduğunda.... Ve buna yüzlercesi eklenebilir... Her zaman hatırlamak gerek bunları ama hatırlamasak da en azından hatırladığımızda geri adım atmak da yeterince insancıl olur. Gerçekten kaçmak zorunda olduğum en büyük şey insanlık ama olmak zorunda olduğum şeyde insanlık....